Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-[27.03.2025]

12 YILLIK ZORUNLU EĞİTİM

 

Zorunlu eğitim, yerel kültür ve mesleki eğitimden kopuk bir anlayışla sahada ustadan öğrenme yerine üstenci ve yabancılaştırıcı yaklaşımla üniversite mezunu diplomalı işsizler ordusunu üretir hale geldi. Geleneksel meslek, sanat ve zanaat eğitimi büyük ölçüde tasfiye edildi. Ülkemiz ve milletimiz için stratejik öneme sahip birçok meslek ve zanaat ya terk edildi ya da değersizleştirildi. Gençlerimiz, 18 yaşına kadar sahadan öğrenme kabiliyetinden mahrum bırakıldı. “Üreten ülke Türkiye” anlayışından “Tüketen ülke Türkiye” anlayışına evrildi. Bu süreç sonunda her lise mezunu gencimiz üniversite kapılarına yönelmek zorunda hissetti. Zamanla devleti garantili istihdam kapısı olarak benimsedi ve birçok sektörde nitelikli insan gücü heba edildi. 12 yıllık zorunlu eğitim ısrarı devam ederse birçok sosyal sorunun derinleşmesi kaçınılmaz olur.

 

Akademisyenler, eğitimciler ve bu işin tüm bileşenlerinin ortak kanaati şudur ki 5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul ve 3 yıl da lise eğitimi olmalıdır.

 

12 yıllık zorunlu eğitimin özellikle lise kademesi isteğe bağlı hale getirilmeli, isteyen devam etmeli istemeyen de kabiliyet ve becerisine göre farklı mesleki gruplara yönlendirilmelidir. Böylece;

-Eğitimine devam etmek isteyende kararlılık ve motivasyon artar; istemeyende de üretime katkı sağlayan güç ve enerji ortaya çıkar.

 -Üniversite kapılarının önündeki yığılmalar ve yoğunluk azalmış olur.

-Eğitimde şiddetin önü alınmış olur. Zira sınıfın dört duvarı arasında zorla oturtulan öğrenci derse ve öğretmene karşı ilgisiz davranır. Bu da öğretmen-öğrenci ilişkisini zedeleyerek disiplin sorunlarını artırır.

 

SÜRESİZ NAFAKA

 

Benzerine hiçbir hukuk sisteminde rastlanmayan ve boşanan insanları mağdur etmeye devam eden süresiz nafaka, bir hukuk garabetidir. Evliliğin süresine bakılmaksızın birkaç günlük, haftalık yahut aylık sürmüş, yalnızca kâğıt üzerinde kalmış olan evliliklerin sonlandırılması sonucunda bile erkek, ömür boyu nafaka ödemek mecburiyetinde bırakılmaktadır.

 

Sırf boşanan kadına pozitif ayrımcılık adına uygulanan süresiz nafaka, ağır bir yükün altına sokulan erkeğin yeniden yuva kurmasına engel teşkil etmekte; yuva kursa dahi yeni eşinin ve çocuğunun hakkı devlet eliyle ihlal edilmektedir. Hâlbuki Avrupa ülkeleri boşanan kadınların ekonomik bağımsızlığını teşvik etmek maksadıyla nafaka süresini kısa tutmakta ve onlara istihdam alanları oluşturmaktadır. Nafaka meselesi, siyasi hesaplardan bağımsız bir şekilde en kısa zamanda adil bir düzenlemeye tabi tutulmalıdır.

 

 

GENÇ EVLİLİK MAĞDURLARI

 

Kendi rızasıyla genç yaşta evlendikleri için haksız suçlamalarla karşı karşıya kalan, “kişiyi hürriyetinden alıkoyma” ve “çocuğu istismar” suçlarından haksız yere cezalandırılan gençlerin yaşadığı mağduriyetler uzun zamandır devam etmektedir. Resmi nikâhlı çiftler, yıllar sonra gelen ağır cezalarla şoke edilmekte, çocuklarıyla birlikte ciddi mağduriyetlere uğratılmakta, aileleri dağıtılmaktadır.

 

Kadının severek ve isteyerek evlendiğini beyan etmesine rağmen yargının “Hayır, sen zorla evlendirildin” gibi bir ön kabulle hareket etmesi ve kadına iyilik etme adına çocuklarının babası olan nikâhlı eşini cezalandırmasının izahı yoktur. Bir yandan kadının beyanı esastır denilerek; kocası, babası veya herhangi bir erkek hakkında olumsuz her türlü beyanı delil olmaksızın kabul edilirken, kendi rızasıyla evlendiğini söyleyen bir kadının beyanının kabul edilmemesi hukukun içine düştüğü paradoksun bir göstergesidir.

 

Rızalarıyla evlenen çiftlerden, kocanın tecavüzcü olarak nitelendirilmesi, Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle helal yoldan evlenen onurlu ve namuslu çiftler için büyük bir haksızlıktır. Küçük yaşlarda evlilik dışı beraberliklerin hiçbir hukuki yaptırımının olmadığı, çağdaşlık adı altında normal karşılandığı bir ortamda helal yoldan nikâhla evlenen çiftlerin cezalandırılması, en hafif tabiriyle art niyetliliktir. Üstelik devletin “aile yılı” ilan ettiği bir dönemde yuva kurmanın teşvik edilmesi ve aile kurumunun korunması gibi hedeflere aykırı olan bu uygulama kaldırılmalıdır.

 

GELİR VERGİSİ TARİFESİ, AİLE VE ÇOCUK SAYISINA UYGUN ŞEKİLDE YENİDEN DÜZENLENMELİDİR

 

2025 yılı, Cumhurbaşkanı tarafından “Aile Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu kapsamda, ailenin korunması ve desteklenmesi için devletin ekonomik ve sosyal programlar yürürlüğe koyması kadar, vergilendirme alanında da aile ve çocuk sayısını dikkate alması gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak düzenlemeler vergi adaletinin de gereğidir.

 

Mevcut vergi sistemimizde, çalışanların hizmetleri karşılığında aldıkları ücretler Gelir Vergisi Kanunu’na tabidir. Ancak, bu kanunda ücret ve sermaye üzerinden alınan vergiler için farklı bir gelir tarifesi oluşturulmamış; kişinin eşinin çalışıp çalışmadığı ya da çocuk sahibi olup olmadığı dikkate alınmamıştır. Ücretlinin ailevi yükümlülüklerinin göz ardı edilmesi, vergide adaletsiz bir durum ortaya çıkarmaktadır.

 

Ücretlerden alınan vergiler, stopaj yöntemiyle çalışanın eline geçmeden tahsil edilmektedir. Ücret arttıkça, çalışan daha yüksek bir vergi dilimine girmekte ve net geliri azalmaktadır. Buna karşın, sermaye gelirleri bir sonraki yıl beyan edildiğinden, enflasyonist bir ortamda ücretliden kesilen vergi ile sermaye sahibinin ödediği vergi arasında ciddi bir fark oluşmaktadır. Vergi ödeme tarihlerindeki farklılıklar nedeniyle, ücretli çalışanlar enflasyon karşısında daha fazla vergi yükü altına girmektedir.

 

HÜDA PAR olarak, vergi sisteminde adaletin sağlanabilmesi için aile ve çocuk sayısının mutlaka dikkate alınması gerektiğini savunuyoruz. Mevcut sistemde gelir vergisi tarifeleri belirlenirken ailevi yükümlülükler göz önüne alınmadığından, özellikle çalışan kesim için adaletsiz bir vergilendirme yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 103. maddesinde yer alan vergi tarifeleri, aile ve çocuk sayısına göre yeniden düzenlenmelidir. Gelir vergisi tarifesine, ailevi sorumlulukları göz önünde bulunduran ek düzenlemelerin dâhil edilmesi, vergi adaletinin sağlanması açısından zorunlu hale gelmiştir.

 

 

MİSTİK TERAPİ YÖNTEMLERİ VE SPİRİTÜEL UYGULAMALAR

Son yıllarda gündem olan mistik terapi yöntemleri ve spiritüel (ruhani) uygulamalar, çoğunlukla batıl inançlara dönüşmekte ve insan hayatını tehlikeye atacak boyutlara ulaşmaktadır. Yoga, çığlık terapisi ve orman banyosu gibi uygulamalar, insanları maddi ve manevi olarak sömüren büyük bir ticaret sektörüne dönüşmüştür.

Toplum; stres, kaygı ve tükenmişlik hissiyle başa çıkmaya çalışırken, bazen gerçek manevi bir içsel yolculuk yerine, dışsal ritüellere yönelmekte ve buna bağlı olarak batıl inançlara sapmaktadır. Bu yeni mistik ticaret anlayışı;  manevi ve ahlaki değerleri çarpıtıp kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmekte ve insanları sürekli bir müşteri statüsüne indirgemeyi hedeflemektedir. 

Gerçek bir manevi yolculuk, kişinin kendi içindeki derinliklere inmeyi, özünü anlamayı ve hayatındaki gerçek anlamı bulmayı zorunlu kılarken, ticari amaçlarla sunulan yüzeysel deneyimlerden uzak durmayı gerektirmektedir.

Vahyin ışığında şekillenen manevi değerlerimiz yegâne tedavi reçetemizdir. Kalpler ancak Üstün ve Yüce olan Allah’ı anmak onun buyruklarına uymakla mutmain olabilir, sükûnet bulabilir. Ruh, beden ve zihin dengesini sağlamak ulvi değerlere bağlılıkla mümkün olabilecektir. 

Bu bağlamda, sapkın uygulamalar ve yöntemlerle çıkar sağlamaya çalışan, insanların manevi ihtiyaçlarını istismar eden kurum ve şahıslara müsamaha gösterilmemelidir. Denetim mekanizmaları oluşturulmalı, bu tür batıl anlayışları yaymaya çalışanlar teşhir edilmelidir. 

 

 

 

ABD’NİN KÜRESEL HAYDUTLUĞU

 

ABD, siyonist terör rejimini korumak uğruna uluslararası hukuku hiçe sayarak bir kez daha küresel ölçekte bir haydut devlet olduğunu göstermiştir. ABD Başkanı Trump’ın Yemen ve İran’a yönelik tehditleri, yalnızca bu ülkelere değil, bütün İslam coğrafyasına yönelik saldırgan bir kuşatma politikasının parçasıdır. Nükleer müzakerelere zorlamak amacıyla İran’a gönderilen tehdit dolu mektup, Washington’un diplomasiden çok baskı ve zorbalıkla hareket etme anlayışının somut göstergesidir.

 

Küresel bir haydut haline gelen ABD, Irak ve Afganistan’dan sonra aynı yıkımı şimdi Yemen’de sürdürmektedir. Terör rejiminin bölgedeki güvenliğini sağlamak adına savaş politikalarını genişleten ABD, Yemen’e yönelik saldırganlığıyla bölgedeki direnişi bastırmayı ve İslam dünyasını sindirmeyi hedeflemektedir.

 

ABD ve terör rejimi, birlikte hareket ederek İslam coğrafyasını yeniden şekillendirmeye ve kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu pervasız emperyalist politikalar, sadece bölgesel değil, küresel güvenliği de tehlikeye atmaktadır.

 

Bu vahim tablo karşısında, İslam dünyası sessizliğini bozmak zorundadır. Müslüman ülkeler emperyalist zorbalık karşısında susmak yerine birlik içinde hareket etmeli, ortak bir direniş hattı oluşturmalıdır. ABD ve siyonist terör rejiminin bölgesel yayılmacılığına karşı gerçek bir ittifak kurulmadıkça, bu haydutluk durdurulamaz. Bugün İslam dünyasının kaderi kendi ellerindedir. Ya ABD ve siyonistlerin çizdiği sınırlarda yaşamaya mahkûm olacağız ya da bağımsızlığımızı ve onurumuzu korumak için birlik olacağız. Sessizlik, zulme boyun eğmektir; birlik ise özgürlük ve adaletin temelidir.

 

DÜNYA GAZZE’DEKİ SOYKIRIMA SESSİZ

 

Siyonist terör rejiminin Gazze’de ateşkesi bozarak sivillerin üzerine yeniden bomba yağdırması, bu rejimin sadece güçten anladığını ve hiçbir anlaşmaya sadık kalmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Ateşkes sürecinde garantörlük üstlenen ülkelerin bu barbarlığı görmezden gelmesi, denetim görevini terk etmesi ve sessiz kalması, siyonist terör rejimine dolaylı bir cesaret vermektedir. Bu sessizlik, sadece siyasi bir acizlik değil, aynı zamanda sürdürülen soykırıma açık bir ortaklıktır.

 

Gazze’deki kıtlık ve ilaçsızlık insanlık dışı bir boyuta ulaşmış; hastaneler çökmüş, açlıktan ölen çocuklar artmıştır. Ateşkesin bozulmasının sonra yüzlerce kadın ve çocuk vahşi bombalarla katledilmiştir. Siyonist terör rejimi ordusunun Gazze’ye attığı bildirilerde yer alan “Gazze yok olsa bile kimse sizi umursamayacak” ifadesi, yalnızca Gazze halkına değil, tüm İslam dünyasına yönelik bir hakarettir. Bu noktada artık sözün ötesine geçilmeli, kararlı ve somut adımlar atılmalıdır.

 

Kınama ve tel’in mesajları soykırımcı terör rejiminin saldırganlığını durdurmuyor. Bu vahşete ortak olmak istemeyen ülkeler, terör rejimini tanımaktan vazgeçmeli, diplomatik ilişkileri sona erdirmeli ve bu rejimin meşruiyetini bütün dünya sorgulamalıdır. Aynı zamanda, ateşkes sürecinde arabuluculuk üstlenen ülkeler sorumluluktan kaçmamalı, ateşkesi ihlal eden tarafa karşı net bir tavır ortaya koymalıdır. Terör rejiminin zorbalığı karşısında askeri ve ekonomik caydırıcılık seçenekleri de gündeme alınmalıdır. Zulme karşı etkili bir direniş ancak bu şekilde mümkündür. Gazze için adalet, insanlığın vicdan sınavıdır. Bugün sessiz kalanlar, yarın kendi topraklarında benzer bir zulümle karşılaştığında yalnız kalacaklardır. Artık sessizlik değil, birlik ve eylem zamanıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.